WITTGENSTEIN HAKKINDA (Oktay Zor , 27 Kasım 2011)

2

Değerli arkadaşlarım, yeni okumuş olduğum “90 dakikada Wittgenstein” adlı kitap hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu kitap Gendaş yayınlarının “90 dakikada” serisinden yayınlanmış. Kitabın yazarı Paul Strather bir İskoç. Dublin Trinity College’de felsefe eğitimi görmüş, yaşamıyla ilginç bir kişilik.

Kitabın güzel bir dili var. Okumayı kolaylaştıran espri anlayışı çok güzel. Kitap Wittgenstein’ın kişiliği hakkında doğru analizler yapmasına rağmen, felsefi değerlendirme açısından aynı şeyi söylemek zor.

Yazar, Wittgenstein’in amacının felsefeyi sona erdirmek olduğunu vurguluyor. Wittgenstein’in bu iddiası onun felsefenin özünü tam olarak kavrayamadığını gösterir.

Felsefenin ele aldığı ontoloji, epistemoloji, estetik, etik kapsamındaki sorular başka hiçbir bilim dalı tarafından yanıtlanamaz. Felsefenin bu alanlardaki sorulara verdiği yanıtlar tarihsel olarak farklı düzeylerde gerçekleşmiştir. Ve bu cevapların düzeyi bilimlerin gelişmesi sonucu bulunan bilimsel bulgularla doğrudan bağlantılıdır, ayrıca felsefenin düzeyinin derinliğini de bilimsel bilginin derinliği tayin eder. (Bu arada bilim-felsefe ilişkisi tabi ki karmaşık diyalektik bir süreçtir, basite indirgenmemelidir).

Felsefenin sona erdiğini söylemek bilimin sona erdiğini söylemekle eş anlamlıdır. Yani ezeli ve ebedi bir hakikat yumurtlamakla felsefenin bir ilgisi yoktur.

Kitapta yazarın Wittgenstein’ın “Tractus Logico – Philosophicus” isimli eserinden bazı temel önermeleri aktardığını görüyoruz.

“1. Dünya, olduğu gibi olan her şeydir”

Bu önerme üzerinde biraz durmak istiyorum, çünkü onun felsefesinin temel yanlarından birini ifade ediyor.

Felsefe tarihinde önemli birçok filozof; dünyada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığını, şeylerin sürekli bir oluş ve değişim içinde süregeldiklerini vurguladılar. Dünyanın, sonra tüm evrenin kavranmasının bu yüksek düzeyi, Wittgenstein doğmadan önce açık ve seçik olarak ortaya konmuştur. Böylesine popüler olan bir filozofun yeni düzeyi anlamamış olması şaşırtıcıdır, veya popüleritesi şaşırtıcıdır.

Suriye ile üç ay önceki ilişkilerimizin durumu bugün aynı mı? Gezegenimizin kutupsal manyetik ekseni kaymaya devam ediyor. İklim ürkütücü bir biçimde değişime uğruyor. Bilimsel bilgimizin en sağlam savlarından “en hızlı parçacık, fotondur” hapı yutmuş görünüyor. Örnekler her alandan çoğaltılabilir, fakat birinci önermenin sığlığını göstermek açısından yeterli olduğunu sanıyorum.

Tractatus’tan yazarın aktardığı bir diğer önerme;

“1.1 Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil “

Bu önerme bilimsel yaklaşıma aykırıdır. Yakın zamanda geçirdiğimiz Van depremi bir olgudur. Wittgestein’ın önermesini esas alırsak; deprem olgusunu meydana getiren kıtasal tabakaları ve bunların hareketini dikkate almaya gerek kalmıyor.

Çünkü, filozofun önerisi dünyayı olguların toplamından ibaret gördüğü için, şeylere yer kalmıyor. Bu önermeyi temel alırsak, olguların nedenlerini nerede arayacağız? Türkiye’de yakın tarihte meydana gelen Gölcük depremi bunun enteresan örnekleriyle doludur. Ahlaki zayıflıklarından dolayı tanrı insanları cezalandırmak için deprem felaketini göndermiştir. Bu ifade elbette bilimden azıcık nasiplenmiş hiç kimse tarafından kabul görmeyecektir. Saçma olan bu ifade, özü itibarıyla yukarıdaki önermeyle aynıdır.

Paul Strathern “Tractatus’ta üstü kapalı mistizmin etkin havası vardır “ diye yazıyor.

Yine yazar aktarıyor; ”Viyana çevresi üyeleri (içlerinde Schlick, Carnap gibi tanınmış felsefeciler vardı) Wittgestein’la karşılaştıklarında, onun ruhani bir kişilik olduğunu görünce şaşırmışlardı”.

Bana göre o felsefesiyle gayet uyumlu davranmaktaır. Zaman zaman uygulamaya koyduğu, insanlardan uzak münzevi yaşam denemeleri yanında, manastıra girmek için başvurmuş, papazı beğenmediği için bir süre bahçesinde çalışmakla yetinmiştir.

Aşağıda ele alacağımız başka bir önermesi, onun hangi felsefe anlayışına yakın olduğunu net olarak göstermektedir.

“1.13 Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır”

Bu önerme, nesnel gerçekliğin (dar anlamda, dünya) düşünceye ait olduğu, onun tarafından yaratıldığı, mantıksal uzamda (ki o da zihin alanına aittir) içerildiğini söylemek, yalnızca Wittgestein’a özgü bir kabul değildir. Bu felsefi yaklaşımın, yani öznel idealizm anlayışının en önemli temsilcisi, İngiliz filozof George Berkeley’dir (1685-1753). Berkeley, Yale, Harward gibi önemli Amerikan üniversitelerinde çalışmıştır. Viyana çevresi felsefecilerinin Amerika’da gördükleri hüsnü kabule bakılırsa, bu ülkedeki etkisi hala devam etmektedir.

Öznel idealizmin, bireyin konumu açısından karşılığı tekbenciliktir. Pratikte uygulanması imkanı olmayan bu anlayış, Wittgestein’ı çevresiyle uyumsuz yapmıştır. Bu uyumsuzluğuna rağmen, babasının servetini kullanarak (edebiyat ve sanat çevrelerini mali olarak desteklemek) popülaritesini arttırmıştır. Resmi kurumda hocalık da yapan filozof, resmi kurumlar tarafından da desteklenmiştir.

Batının hala tüm olanaklarıyla (medya dahil olmak üzere) neden bu irrasyonel felsefeyi desteklediği ise ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.

Hayatın “Entellektüel bir problem ve ahlaki bir görev” ! olduğunu söyleyen filozofla tanışmak için Paul Strathern zevkle okunabilir bir kitap yazmış.

Oktay Zor (27 Kasım 2011)

Yazar Hakkında

2 comments

  1. Adsız 2 Aralık, 2011 at 22:31 Cevapla

    Bir düşünceyi veya bir filozofu değerlendirme, (olumlu – olumsuz) doğrudan kendi metinleri üzerinden yapılması felsefi uslup gereğidir. Ahmet TORUN

Post a new comment

Bu yazı da ilginizi çekebilir

العربية简体中文NederlandsEnglishFrançaisDeutschItalianoPortuguêsРусскийEspañolTürkçe